
Hayatımın en şanslı, en heyecanlı, en garip ve bir çok ‘en’ daha barındıran gecelerinden birini geçirdim.
Nasıl mı? O zaman hikayeme en baştan başlayalım.
Pazartesi günü okulda ufak bir işi halledip eve dönmüştüm. Planım internette biraz oyalanıp, evden çıkmaktı. Sanırım ne olduysa bu oyalanma arasında oldu. Site yönetiminden ‘Acil!’ başlıklı bir mail aldım. Mailde onlara ulaşabildiğim kadar erken ulaşmamı, Sony firmasının beni Şampiyonlar Ligi maçlarına göndermek istediği yazıyordu. Sevinç ve merak içinde ilk önce siteyle ve sonrada Sony’le irtibata geçtim. Şampiyonlar Ligi, ana sponsorlarından olan Sony ve Play Station’a bu sene farklı sorumluluklar yüklemiş. Bunlardan biri de ‘Young Journalist’ adı altında yapılan genç gazeteci adaylarından birine başta basın toplantılarına girme şansı olmak üzere, maçı izleme ve oyuncular sahada ısınırken orada bulunma şansı vermekti. Evet, bu şanslı arkadaş bendim ve süreç şöyle devam etti. Maç başlamadan birkaç saat önce Sony yetkilisi ( gerçi ona ‘yetkili’ diye hitap etmek istemiyorum) Burak beyle buluştuk. Hayatımda bir çok kez maça gitim ama sahaya kombine kart yada bilet dışında birşeyle girme şansım olmamıştı. Bana sahaya ve stada giriş, çıkış izni veren akreditasyon kartımı verdi ve macera orda başladı. Daha önce bir maç izleme şansı bulduğum Beşiktaş İnönü stadında izleyeceğim ikinci maç Manchester United maçı olacaktı. Stada girdiğimizde ‘Şampiyonlar Kulübü’ adı verilen locada karnımızı doyurup maç saatini beklemeye başladık.
Bu arada ‘young journalist’ olarak yerine getirmem gereken sorumluluklardan biri de futbolcular sahada ısınırken onları izleyip, notlar almaktı. Hani derler ya ‘İşini seviyorsan, aslında çalışmıyorsundur.’ diye. O gece benim durumumu anlatan cümle bundan başkası olamazdı sanırım. Futbolcuları izlemeye giderken, soyunma odalarının yanından geçtik. Yanımdaki organizasyon şefi ‘Alice’ hanımla konuşurken, kafamı kaldırmamla bir an olduğum yerde kaldım. Yıllardır futbola olan merakım olsun, oynamaktan asla sıkılmadığım menejerlik oyunları olsun.. Her yerde ismini duyduğumuz, nerdeyse her maç ayakta alkışladığımız, bir İngiliz kulübünü, Dünya’nın bir numaralı kulübü haline getiren isim karşımda duruyordu. ‘Sir Alex Ferguson’. Bir an fark ettim ki yüzüm kendi kendine tebessüm ediyor. Yanından geçip gittikten sonra kendime ‘Sir Alex, be abicim. Daha ne olsun?’ dediğimi hatırlıyorum. Koridorun sonuna geldiğimizde ise birkaç tane gömlekli, kravatlı şık giyinmiş adamlar hem sahayı, hem de tribünleri biraz endişe ama daha çok şaşkınlıkla izliyorlardı. Yanlarına geldiğimizde ise başta Rio Ferdinand ve Ryan Giggs gibi dünyaca ünlü futbolcuların Beşiktaş tribünlerini hayranlıkla izlediğimi fark ettim. İnanılmaz bir şaşkınlıkla onları izlerken ağzımdan çıkan tek kelime ‘Good Luck!’ oldu. Sahada ise hem Beşiktaşlı, hemde Manchester United’lı oyuncuların çok ciddi ve agresif biçimde ısınmalarını gözlemledim. Bunun yanında her yerde methedilen Beşiktaş taraftarının da hakkını vermek istiyorum. İnanın bana, sahanın içinden ne kadar istekli, ateşli ve destekleyici olduklarını daha net anlayabiliyorsunuz.
Düdük çaldı ve 90 dakika başladı. Yerlerimizi aldık ve inanılmaz bir konsantrasyonla seyre daldık. Hayatımda ikinci kez stadın en güzel yerinden maçı izlememe rağmen, eğer sahada top oynanmıyorsa nerde izlediğinizin hiçbir önemi olmadığını anladım. Zaman zaman son iki senenin finalistinin Beşiktaş’a karşı zor durumlara düştüğünü görsek de sanki 45 dk sonunda istediğini alan takım Manchester United’dı. Devre arasında biz de tekrar locaya gidip bir şeyler içme şansını yakaladık, dedim ya şanslı bir gece geçirdim diye, daha ne olsun?
Yerimize tekrar dönmemizle birlikte sahada çok daha istekli, çok daha yardımlaşan, taraftar desteğiyle de oyunu karşı rakip sahaya yıkan bir Beşiktaş vardı. Ama 10,5 numara adı altında 16 trilyon verilerek alınan Tabata başta olmak üzere takımda bir yaratıcılık sorunu olduğu tekrar ortaya çıktı. Dehasını her zaman hayranlıkla izlediğimiz Sir Alex, tüm bunlar yaşanırken İstanbul’a 3 puan için geldiklerini hatırlamış olacak ki, takımı çift forvete döndürüp topun artık daha çok rakip sahada kalmasını istedi. Karşılıklı gelişen birkaç ataktan sonra İngiliz ekibi golü buldu. Hazırlanış olarak göze hoş gelen golde, Scholes kadar Nani’nin payını da atlamamak gerekir bence. Son dakikalarda ise istediğini alan İngiliz ekibi, kalesine gelen atakları savuşturmayı başardı.
Ama asıl bomba bizi maç sonu bekliyordu. Düdük çalar çalmaz, soluğu basın toplantısı salonunda aldık. Basın mensuplarıyla birlikte izlediğimiz toplantıda her ne kadar soru soramasam da, belki de hayatımda bir daha ele geçiremeyeceğim bu fırsatı yakaladığım için kendimi çok şanslı hissettim. Aldığım birkaç not dışında benim en çok dikkatimi çeken ise Sir Alex’in alçakgönüllü mesajlarının aksine Mustafa Denizli’nin daha çok avutma ve Polyannacılığı andıran sözleriydi.
İlk başta söylediğim gibi çok şanslı, çok garip, çok heyecanlı bir gece geçirdim. Belki hayatımda bu şansa bir daha sahip olamayabilecek bile olsam, bu unutulmaz geceyi yaşamamı sağlayan başta Sony firmasına, Şampiyonlar Ligi organizasyonuna ve site yönetimine teşekkürlerimi iletirken izninizi istiyorum.