‘Efsaneler’ kategorisi için arşivimiz şöyle

Fernando Hierro11.27.08

Schuster gidecek mi gitmeyecek mi spekülasyonlarının yapıldığı Real Madrid’te en efsane isimlerden biriydi Fernando Hierro. 5 lig, 3 de Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu yaşadı Real Madrid formasıyla. Hele Del Bosque ile aldıkları Şampiyonlar Ligi kupası büyük başarıdır, başlı başına roman konusu olabilecek niteliktedir. Devre arasını -John Benjamin Tocshak’ın … sağolsun- ligin diplerinde bitirdikten sonra Del Bosque gelmişti takımın başına. Şampiyonlar Ligi ikinci turdaki grup maçlarında da Bayern Münih tarafından resmen tarumar edilmişlerdi, daha sonrasından son bir Kiev maçıyla averajı daha kötü olmasına rağmen Kiev-Madrid maçlarındaki üstünlükle çeyrek finale çıkılmış, sırasıyla Manchester United, Bayern Münich ve Valencia geçilerek kazanılmıştı kupa. Hierro’nun da her Realli oyuncu kadar katkısı vardı tabi bu başarılarda. Casillas, Raul ve Redondo yıldızı iyiden iyiye parlayan oyuncular olmuşlardı o dönemlerde. Aslında Hierro’nun Real Madrid kariyeri çok daha öncelerde başlamıştı. 87/89 arasında Valladoid’de futbol oynayan Hierro 89/90 sezonu başında Real’e gelir ve 2003′e kadar da Real Madrid forması giyer. Sonrasında çoğu yaşlı yıldızın yaptığı gibi Arap ülkesine, ardından da kendisine bana göre yakışmayacak şekilde Premier Lige, Boltona gider. Hala nasıl bir transfer olduğunu anlayamam ama zaten 1 sene sonra futbolu bırakır. Milli takımla da 89 maça çıkar, tabi onun döneminde hiçbir başarı yakalayamaz İspanya milli takımı tahmin edebileceğiniz üzere. Başarılı bir defans oyuncusu olduğunu da asla şüphe getirmem ama bana göre Real Madrid’te hep Roberto Carlos’un arkasında kaldığından iyi bir frikikçi olduğu pek gün yüzüne çıkmadı, hayatımda gördüğüm en iyi serbest vuruş atıcılarındandır orası ayrı. Bugünlerde Raul gibi bayrak adamlarını bir bir sallayan Real Madrid’in nasıl oyunculara ihtiyacı olabileceğinin cevabıdır Fernando Hierro. Bu arada o formadaki imza pek okunamasa da Hierro’nun imzası tabii ki de.

Kategori Efsanelerwith Yorumlanmamış →

Maradonapolis11.21.08

Kategori Efsaneler, Media, Namewith Yorumlanmamış →

Walter Tull11.20.08

2002 Dünya Kupasında hangi maçta olduğunu hatırlamıyorum ama şu anda Schalke 04′te oynayan Asamoah Alman milli takımı formasıyla sahaya girmiş ve dünya yepyeni bir gerçekle daha tanışmıştı. O da futbolun evrenselleştiği gerçeğiydi. Hitler döneminde üstün beyaz ırkın temsilcileri olarak kendini niteleyen toplumun futbol formasını siyahi bir futbolcu taşıyordu. Bu konunun Alman milli takımıyla ilgili olan kısmı ise hemen hemen herkesçe bilinen bir gerçek, bizim de ilgimizi çekmesi gereken şeyler ise daha az bilinenler öyle değil mi?  Şimdi İngiltere’de çok geçmişte önemli işler başarabilmiş bir siyahi futbolcudan bahsetme vaktidir.

Şu an İngiltere milii takımında oynayan siyahi futbolcuları düşünüyorum, aklıma ilk olarak Ashley Cole geliyor, daha sonra da Darius Vassell. Sol Campbell, Emile Heskey gibi isimlerde geçti İngiltere milli takımı formasının sırt kısmında numaranın üzerinde. İngiltere’de başarılı olabilmiş siyahi oyuncularının bence hepsinin borçlu olduğu bir isim vardır, o da Walter Tull’dur.

Walter Tull aslında İngiltere futbolunu ten rengiyle koyulaştırmadan önce orduda görev almıştır ve İngiltere’de teğmen olan ilk siyahidir. Siyah insanların İngiltere’de kaubllenilişinin ilk adımlarını üstünde askeri üniformayla atmıştır belki de. Irkçılığa mağlubiyet yaşatmak için bundan daha kötü bir silah olmasa gerek ama işin güzel ve bizim için dikkat çeken yanı ise İngiltere Top Division’da da ikinci siyahi oyuncu olması, ilkinden çok daha başarılı olduğunu söylebiliriz de üstelik.

Aslına bakarsanız İngiltere tarihinde tam bir kahramandır Walter Tull, fotoğrafta eldivensiz görmek şaşırtmasın. 1888 ilkbaharında dünyaya gelir, babası bir kölenin oğludur, annesi ise bir İngiliz. 13 yaşında Tottenham’da oynamaya başlar, ilk maçını Sunderland’e karşı oynar. Tabii ki gol de atar. İlerleyen yıllarda oynadığı futbolla ve attığı gollerle birçok futbol izleyicisini kendisini hayran bırakır Walter. Bir Bristol City maçında dünyanın küfrünü yer rakip taraftardan, yediği küfürlerin temelini ırkçı söylemlerini oluşturduğunu söylememe gerek yok herhalde. “A section of the spectators made a cowardly attack on him in language lower than Billingsgate [London's fish market]“… diye haber geçer ertesi günün Football Star Newspaper’ı. 1911′de Northampton’a transfer olur ve 1914′e kadar orada oynar. 1914′te savaş başlamadan önce Glasgow Rangers ile anlaştığı ve savaş bittiğinde ise orada oynamaya başlayacağı hala söylenegelir ama ne kadar doğrudur bilemem.

Geçmişe baktığımızda bu tip futbol hikayeleri şimdikilere nazaran mutlu sonla bitmez pek, Walter’ınki de onlardan biri. Fransa’da Almanlara karşı savaşırken hayatını kaybeder Walter. Rangers formasını da giyemez haliyle.

Bugünün unutulmaya yüz tutan futbolcularından biri değildir Walter Tull, 2 sezon evvel Rangers ve Tottenham Walter Tull Trophy adlı bir turnuvada karşılaştı ve maçı Rangers kazandı. İngiliz insanı gerçekten enteresan, Paul Gascoigne hepimizin önünde canlı canlı sürünürken Walter Tull için film bile çekiliyor. Uzun metrajlı gösterişsiz ve özüne dönük bir futbol hikayesi bekliyor bizleri…

Kategori Efsanelerwith 1 yorum var →

Dalian Atkinson11.05.08

95/96 sezonunda şampiyon olan Fenerbahçe’nin ligdeki derbileri kazanmasını sağlayan futbolcuydu. Galatasaray’a attığı 3 golü de ertesi günün manşetlerini de unutamam. O maçla ilgili bir sürü söylenti hala ortada dolaşır. Maçı anlatan Ercan Taner Oğuz Çetin’in verdiği ara pasla golü atan  Atkinson için “Ara pası Atkinson” demiştir, sonra bu “Arap Ası Atkinson”a dönüşmüştür. O zamanlarda pek de formda olmayan Galatasaray’ın Amerikalı kalecisi Brad Friedel almıştı topları içeri. Maçtan sonra yönetimin kendisine Mercedes SL 600 hediye ettiği hatta fanatik bir taraftarın kendisine Ankara’da ABD Başkonsolosluğu yanında bir arsa hediye ettiği söylenir. Kendisinin haberi yokmuş bundan, arsa da boş duruyormuş.

Aston Villa’da geçirmiştir bu adam kariyerinin en iyi dönemini, Fenere de oradan gelmiştir zaten. O dönemlerde Liverpool’dan Aston Villa’ya gelen Dean Sounders ile çok iyi bir ikili oluşturur. Sonra kaderin bir cilvesidir ki Sounders Galatasaray’a gelir, o da Fenerbahçe’ye ve bu kez ezeli rakip olurlar birbirlerine. Az bilinen bir şey de Atkinson’ın zamanında İngiltere 21 yaş altı (ümit) milli takımında oynadığıdır.

Fenerbahçe’nin şampiyon olduğu dönemde Galatasaray’a 3 gol attığı gibi Beşiktaş ve Trabzonspor’a da gol atmış, Karşıyaka deplasmanında son dakikada attığı golle 3 puanı getirmiş ve Altay maçında yerdeyken rakibini çalımlayıp gol atmıştır. Fenerbahçe’den sonra Metz’de ve Manchester City’de futbol oynamıştır, kariyerinin son kısmı ise Suudi Arabistan ve Güney Kore’de geçmiştir ve her zaman averaj bir performans sergilemiştir Atkinson. Bu arada 90/91 sezonunda Real Sociedad forması giydiğini ve La Liga tecrübesi olduğunu da belirtmekte fayda var.

100 yıl önce Fenerbahçe’de oynamış Horace Armitage ile birlikte Fenerbahçe tarihinin iki İngiliz oyuncusudur birdir Dalian Atkinson. Ligimize güzel renkler katan siyahi futbolcular arasındaki yerini de almıştır. Bir İngiltere deplasmanı öncesi bahsetmek gerekti Fenerbahçe’nin siyahi İngilizinden, malum akşam Arsenal maçı var. Bir de bakarsınız Star TV canlı yayın konuğu yapar onu ya da tribünde görürüz, anılar tazelenir, her ne kadar imkansız gibi gözükse de.

Kategori Efsanelerwith Yorumlanmamış →

Teddy Sheringham10.21.08

Efsanevi 99 şampiyonlar ligi finaliyle nostalji yaparken geldi aklıma Sheringham. Hani hemen herkesin Beckham’ın Ferguson’un yüzü suyu hürmetine Manchester’ı desteklediği bir maçtı ki maç sonunda sahadaki Bayern’e bakıp “yazık lan” demeyen pek yoktur.
17′lerde başlamıştı futbolculuk yolculuğu 41′lerde bitti Teddy’nin. Gerçi biz ona 97 Britanya güzeliyle aşk yaşarken millet olarak, kaptın hatunu kır kıçını otur demeye başlamıştık ama o her zaman 17 yaşındaki Milwall’lu çocuk gibi oynadı fotbolu ve 41 yaşında Premier ligte forma giyen en yaşlı sporcu olarak cevap verdi bize hatta o da yetmedi Colchester’da oğluyla karşı karşıya oynayarak gösterdi futbol sevgisini. Hatta bu da yetmedi gecenin tek golunude atarak hepimize bir yuh çektirdi.

İlk seferi de değildi bu, önce 31 yaşında düşüşe geçer dedik Ferguson böyle bir yeteneğin kaybolmasına izin vermedi, bu sefer tamam 34 oldu kim alır seni dedik aynı sezon 10 maçta 11 gollük bi seri yakaladı hemen arkasından Southampton’a 6 dakikada 3 gol atarak niye Sheringham olduğunu hatırlattı.
Tabi biz asistleriyle andık daha çok onu, öyle ki Klinsmann içinde “Yanında oynarken kendini en rahat hissettiğim adam” olmuştu.
99 senesinde Manchester önce lig kupasını sonra FA Cup’ı en sonda şampiyonlar ligi kupasını kaldırırken hep onun asistleri damgasını vurdu. O unutulmaz FA Cup yarı finalinde Arsenal Manchester karşılaştığında da Beckham’a asistini vererek açılışı yaptırmıştı. Gerçi birbirinden güzel üç tane gol kaçan penaltı dev adam Schmeichel ve tabi Giggs’in mükemmel bitirişiyle o maç ayrı bi yazı konusu olsun.
Ve yine o finalde Schmeichel bile ümitsizce ceza sahası içinde dolanırken golunu attı ki hiçbirimiz daha bunun şokunu atlatamadan bir de asist yaparak kupayı Manchester’a getirdi.
Şimdi nerdedir bilmiyorum ama eminim mangal partisinden önce yaptığı halı saha maçlarında da 17lik Milwall’ı çocuktan ya da 33lük dünya şampiyonundan daha farklı durmuyordur sahada…

Kategori Efsaneler, Namewith 1 yorum var →

Diego Armando Maradona ve Milli Takım10.18.08

Son Şili yenilgisi Alfio Basile’nin sonu oldu ve istifa etti dün. Superclasico öncesi böyle bir olayın yaşanması kısa süreli şok etkisi yarattı, şimdi herkes yarınki maçı konuşuyor Arjantin’de. Ama tabi milli takımı da unutmamak gerekir bu arada. Teknik direktörlük görevi için favori adaylar Miguel Angel Russo, Sergio Batista, Diego Simeone ve Carlos Bianchi. Maradona açıklamalarında kendisinin de bu göreve talip olduğunu söylüyor. Maradona’nın takımın başına geçmesi çoğunluğunu Maradona hayranı genç oyunculardan oluşan bir milli takım için iyi olabilir gibi görünse de bence yanlış bir seçim olur. Zaten iyi oyuncudan iyi teknik direktör olmaz diye bir söz vardır. Bu belki hepsi için geçerli değil ama çoğunlukla öyledir, gençlik dönemlerinde başarının alasını yaşamışlardır, fazlasını düşünmezler. En iyi seçim Arjantin U-20 Milli takım başında olan ve Beijing 2008 olimpiyatlarında Arjantin Milli takımına şampiyonluk yaşatan Sergio Batista olur. Hemen not düşeyim Messi de Sergio Batista’nın takımın başına geçmesini destekleyenlerden. Yarın Diego Armando Maradona muhtemelen Şeref Tribününde yerini alıp oğlu Diego Sinagra nam-ı diğer Maradona Jr. ile takımı Boca Juniors’ın maçını izler diye düşünüyorum. Bu iki takım için notlar alırken bir yandan olası milli takım antrenörlüğü dolayısıyla bu iki takımdan milli takıma çağırılacak adayları belirleyecektir kendi kafasında. Superclasico üzerinden 1 hafta geçsin “Arjantin Milli takımı teknik direktörü kim olur?” sorusunun cevabını 27 Ekim’de öğrenelim.

Kategori Efsaneler, Namewith Yorumlanmamış →

Paul Gascoigne10.17.08

Acılarla dolu 41 yılın faturası bu fotoğrafta gördükleriniz. Yoksul bir aile, kötü bir çocukluk dönemi ve bu zorluklarda doğmuş bir yıldız kendisi. Yıldız derken altını çizmek lazım 10-12 sene önceki Rangers’ta oynadığı dönemi söylüyorum, ondan sonra zaten uyuşturucu-alkol-sigara şeytan üçgeninin içine düşüşünü izledik hep birlikte. Şimdi 41 yaşında tanınmayacak halde, uyuşturucu ve alkol onu bir hayli yıpratmış. Geçen ay rehabilitasyon merkezine yatırılmıştı ordan da kaçmış, bağımlılıktan kurtulamamış. Benim dikkatimi çeken eski ve ucuz ayakkabıları, para konusunda da dibe vurmuş anlaşılan. Doktorlar ömür biçmişti Gascoigne’e, ne kadar yaşar bilinmez ama yaşadığı sürece kendisine maddi destek sağlayacak birilerini bulması şart bence. Her şeye rağmen 41 kere maşallah, daha kötü halde de olabilirdi maazallah.

Kategori Efsaneler, Namewith Yorumlanmamış →

18 İçinde Affetmem10.15.08

“İşim gol atmak ve ben işimi iyi yapıyorum. Ceza sahası içinde dünyada benden daha iyisi yok. On sekiz içinde yakaladığım pozisyonu kaçırmam çok zor. Kafam rahat olduğunda neler yapabileceğimi Erzurumspor maçında gösterdim… Eskiden benim hakkımdaki tüm yazıları tercüme ettirirdim. Ama artık benim için bir önemi yok. Benim nasıl bir golcü olduğumu sanırım herkes gördü. Brezilya Milli Takımı’nda gol için bir çok isim denendi. Ama ben davet edilmedim. Artık Milli Takım’dan davet bekliyorum…”

Ne Anorthosis’te tutunabildi ne de Avustralya takımı Newcastle Jets takımında. Kokain olayı mahvetti onu, şimdi Brezilya ikinci liginde aylığı 6,000 euroya oynuyor. Belki artık başlamıştır 18 içinde affetmeye

Kategori Efsanelerwith Yorumlanmamış →

Vedat İnceefe10.13.08

Arı Yusuf ile Bülent Korkmaz’ı sağına alıp fotoğraf çektirmek belki Vedat İnceefe’nin hayatındaki en heyecanlı anlardan biriydi. Tabi bir de Karabükspor’da oynarken Fatih Terim tarafında milli takıma çağrılıp Euro 96′da Hırvatistan maçında Alpay Özalan’la yanyana oynayıp çıkardığı güzel maçı unutmamak gerek. Karabükspor’un penaltılarla birinci lige çıktığı maçı da hatırlıyorum 96′da. Penaltılarla 3-0 yenmişlerdi rakiplerini yanılmıyorsam, Vedat da atmıştı orada penaltı. 96/2003 arasında Galatasaray’da oynadı Vedat, arada bir İstanbulspor macerası geçirip. 99/2000 sezonunda Ankaragücü’nden Faruk Namdar’a kafa atıp 6 ay ceza yemesinin etkisiydi o İstanbulspr transferi de. Taraftar tarafından sevilen bir futbolcu olmuştu Vedat. Pazartesi sabahları liselerden 35 katlı plazalardaki ofislere kadar dönen bütün futbol geyiklerinde “bu adam formda, niye oynatmıyorlar ki” denirdi. 2003′ten sonra Manisaspor’a geldi ve 2006′ya kadar burada oynadı. Şimdilerde ne yapıyor bilmiyorum. 34 yaşında ve yaşı futbol oynamaya müsait sayılır, önemli bir sakatlık geçirmediyse. Yine de Türk futbolunun 90′lı yıllarının gizli efsanelerindendir Vedat İnceefe. 

Kategori Efsaneler, Media, Namewith 2 yorum yazılmış →

Röveşata !10.05.08

Fiorentina’lı Mauro Bressan’ın Barcelona’ya attığı röveşata golü. ŞL tarihinin de iyi gollerinden biridir. 

Kategori Efsaneler, Mediawith Yorumlanmamış →

İlahi At Kuyruğu Roberto Baggio10.02.08

“Pressure is on him. He has to make it. Baggio noooooo. Brazil wins!” diyordu Espn spikeri 94 Dünya Kupası finalinin bitiminde. Eminimki hepimizin gözünde o sahne canlandı bir anda. Baggio topu üstten auta gönderiyor, ellerini beline koyarak başını öne eğiyor İtalyan halkından özür dilercesine ve ardından kaptan Dunga’nın ellerinde yükselen kupa. Kimse kupanın kaybedilmesinden Baggio’yu sorumlu tutamazdı çünkü grup maçları sonucu güç bela 3.olarak çeyrek finale çıkan İtalya’nın finale kalmasını sağlayan, muhteşem 10 numaraları Roberto Baggio’dan başkası değildi.

 Süper starın kariyerine bakacak olursak çıkışının 84-85 sezonun Serie C1′de Vicenza formasıyla ortaya koyduğu performansla başladığını görüyoruz. 29 lig maçında attığı 12 gol Floransa yolunu açmıştı Baggio’ya. Fiorentina formasıyla geçirdiği ilk 2 sezon tam bir hayal kırıklığı oldu. 3.sezonunda toplam 34 maçta 9 gole imza atmasına rağmen yine de istenilenin altında bir performans ortaya koydu. Asıl patlamyı ise Floransa’daki son 2 sezonda gerçekleştirdi. 86 maçta 43 gole imza atan Baggio milli forma altında kendi ülkesinde gerçekleştirilen Dünya Kupası’nda görev alma şansı yakalıyordu. Genelde sonradan oyuna dahil olsa da attığı 2 gol (özellikle Çekoslovakya’ya karşı attığı gol hala hafızalardadır.) Juventus’un yeni 10 numarasını tayin ediyordu bir bakıma. Kariyerinin en parlak dönemini yaşadığı Juventus formasıyla 93 yılında kazanılan UEFA Kupası ve aynı sene içinde FIFA tarafından dünyada yılın futbolcusu ilan edilmesi yıldız oyuncuyu efsane olma yolunda bir adım ileri taşımıştı. Nitekim 94 Dünya Kupası’ndaki performansı Baggio’yu bir İtalyan efsanesi yapsa da finalde kaçırdığı penaltı hayatının en dramatik anı olarak hafızasına kazınıyordu. 2 sene giydiği AC Milan formasıyla da bir lig şampiyonluğu kazanan Baggio 1 yıl Bologna ve 2 sene Inter’de top koşturduktan sonra 4 sene giydiği Brescia forması altında futbol hayatına noktayı koyuyurdu.

Zaman zaman frikikten sağ ayağının içiyle süzdürdüğü ölümcül toplar, zaman zaman ise rakip savunmayla alay edercesine attığı çalımlar… Roberto Baggio kuşkusuz dünya futboluna armağan edilen en önemli yıldızlardan biri. Bu kadar çok yönlü bir oyuncuyu seyretme fırsatını bulmamız uzun vadede zor. “İlahi At Kuyruğu”‘ sadece İtalyanların değil tüm futbolseverlerin gözünde bir efsane olarak yaşayacaktır.

Kategori Efsaneler, Namewith Yorumlanmamış →

Yetim Kaldın Kapalı!09.27.08

Bir kere kendisiyle konuşma fırsatım olmuştu. Her cümlesinde kardeşlik, sportmenlik kelimeleri geçiyordu. Kulübüne köstek olanlara inat destek olanlardandı. Foto muhabiri olarak görev aldığı 2000 yılındaki Kopenhag’da oynanan Uefa Kupası finalini bize resmeden kişiydi. Eminim ki Galatasaray taraftarında onun yeri başkadır. Belki Alpaslan Dikmen bir Metin Oktay değil ama en az onun kadar Galatasaray’lıdır.

Yelda Cumalıoğlu’nun kaleminden Kophenag’da Alpaslan Dikmen:

Alparslan Dikmen, penaltılar atılırken kale arkasında…
Muhabir olarak fotoğraf çekecek.
Fotoğrafta kale, kaleci, top, golü atan futbolcu görünecek.
Bunların hepsini yakalayabilecek bir açıda.
Dört penaltının hepsini çekiyor ama “nasıl çektim gelin bir de bana sorun” diyor.
Tribün bağırıyor…
Tezahüratlar çığlık çığlığa…
“Dağ başını duman almış” söyleniyor.
Herkes ağlıyor…
Dikmen’in gözleri yaşlı…
Kameradan kaleyi odaklamakta zorlanıyor.
Elleri titriyor.
Görüntü deprem misali sallanıyor…
Çaresizlikle aklına bir fikir geliyor ve
başka gazetede çalışan bir ağabeyini önüne oturtuyor.
Kollarını omuzlarına koyuyor,
Kamerayı da adamın kel kafasının üzerine…
Son penaltı atılıyor,
Dikmen deklanşöre basıyor…
İşte şampiyonluk karesi…

Onu unutmayacak Galatasaray taraftarı. Her maçta 90 dakika avazı çıktığı kadar bağaran o “Kapalı” belki de yarın suskun kalacak, acısını içinde yaşayacak dışına vuramadan ya da haykıracak isyan edercesine…

Kategori Efsaneler, Holigan, Namewith Yorumlanmamış →

Bir Hikayenin Sonu: Kazım Kanat09.24.08

“1999′da annem Bodrum’da tatildeydi. Abime “Benim kalbim rahatsız‚ beni İstanbulda doktora götür” diyor. Benim yanıma İstanbula geldi. Hemen gittik hastaneye‚ annem muayene oldu‚ testler yapıldı hiçbir sorun yok. Ben de hastaneye gelmişken‚ “Benim de bir problemim var” dedim‚ “Beşiktaş kampında top oynarken kıçımdan kan geldi…” “Futbol oynarken yırtılmış‚ sert hareket yapmışsın” dediler‚ “Bu gece hastanede kal‚ dikelim…” Fakat bir gariplik var‚ herkesin suratı bir karış. Yanlışlıkla odaya gelen temizlikçi söyledi‚ “Abi haberin yok mu? Sen kanser olmuşsun! Bağırsak kanseri…” Nasıl yani? Sonra karım ve oğlum kendini koyverdi. Herkes ağlıyor. Arkadaşlar gelmiş‚ aşağısı ağlama duvarı. “Bir dakika sakin olun kardeşim!” dedim. Onları sakinleştirmeye çalışıyorum ama bir taraftan da “6. kattayız‚ acaba atlasam da kurtulsam mı?” diyorum‚ kim uğraşacak şimdi kanserle?” Bir ara sabaha karşı odada yalnız kaldım‚ pencereyi açtım‚ tam karşımda bir camii var ve birden ezan okunmaya başlandı. Bu sanki bana bir mesajdı: “Bu canı sana Allah verdi‚ o geri alacak!” Pencereyi kapattım ve sonuna kadar savaşmaya karar verdim”.

Kendi mücadelesini kısaca böyle özetliyordu Kazım abi. Üstüne üstüne gelen kanser ataklarını bir bir uzaklaştırmıştı. Ama zatürre onu vurdu bu sefer, kontrpiyede kaldı ters köşeden yedi golü. Aramızdan “Kanat”lanıp uçtu bugün. Üzüntülüyüz, Allah rahmet eylesin. Futbol camiasının başı sağolsun. Biz seni hep o şapkanla hatırlayacağız…

Kategori Efsaneler, Namewith Yorumlanmamış →

Birmingham Blues09.21.08

İngiliz polisinin birkaç sene önce holiganizme karşı başlattığı “Kırmızı Kart Operasyonu” sonuç vermiş olacak ki, tribünler torunları kucaklarında light biralarını yudumlayan pembe burunlu dedelerin at oynağı haline gelmiş. Görünüşe göre İngiliz aynasızlarının seri operasyonlarıyla dağıtılmış olan Zulu’nun askerleri hapishane terbiyesi almışlar. 1982′de Manchester City deplasmanında nereden peydah olduğu bilinmeyen “Zulu Zulu” ikilemesi daha sonra ülkenin en büyük 5 çetesinden birinin adı olacaktı. Apex isimli grubun küllerinden doğan Zulu, The Zulus ya da The Zulu Army gibi zulu varyasyonlarıyla karşımıza çıkabilen taraftar grubunu diğer teşkilatlardan ayıran en önemli faktör etnik köken gözetmeden her renkten taraftara ev sahipliği yapmasıydı. Irkçı kompleksleri olmayan bu taraftar grubunun tek şeye tahammülü yoktu; Aston Villa’ya. Sadece 76-80 yılları arasındaki Villa maçları sonrası 200′ün üzerinde Zulu tutuklandı. Aslında hiçbir kulübün taraflarına karşı dostane tavırlar içerisinde oldukları söylenemezdi. Manchester United, Liverpool, Cardiff, Wolverhampton ve Stoke City deplasmanları en sevdikleri deplasmanlardı. Özellikle 1970′li yıllarda bizim Manchester onların “Damnchester” dedikleri bölgede yaptıkları yıkımdan sonra polis birşeyler yapmanın zamanı geldiğini anlamıştı ama İngiltere’de adeta mafyaya dönüşen bu taraftar grubuna dokunamadılar. 2000′li yıllar ile beraber taraftarların maç sonrası tansiyonunun düşmesiyle, West Midlands Polisi Zulu üyelerini birbir tutuklamaya başladı. Birmingham’da yapılan bu temizlik, her ne kadar Zulu Şiddet A.Ş.’yi bitirdiyse de tribünlerdeki heyecanıda beraberinde götürdü. Artık Manchester-Birmingham demiryolu pek bir sessiz. Şimdilerde dedeler torunlarına kavgasız gürültüsüz Birmingham nasıl sevilir onu öğretiyorlar. Ölümüne keep right on!

As you go through life,
it’s a long long road,
There’ll be joys and sorrows too,
As we journey on,
we will sing this song,
For the boys in royal blue,
We’re often partizan,
We will journey on,
Keep right on to the end of the road,
Keep right on to the end,
Though the way be long,
Let your heart beat strong,
Keep right on to the end,
Though you’re tired and weary,
Still journey on, ’til you come to your happy abode,
Where all the love, you’ve been dreaming of will be there.
WHERE? At the end of the road, Birmingham! Birmingham!

Kategori Efsaneler, Holiganwith Yorumlanmamış →

Süleyman Seba09.20.08

Elinde siyah çantaları, yürekleri kadar kara takım elbiseli “futbol adamlarının” federasyon binalarında cirit attığı yıllardı.. Türk futbolu yapmaya çalıştığı atılımı her zaman ki gibi o zaman da anlık yalanlara teslim ediyordu.. İşte tüm bu yanar dönerli yöneticilerin, yorumcuların, hakemlerin yeşil sahaları babalarının malı gibi kullandığı yıllarda sanki herkese yapılması gereken bir şeyler var dercesine Süleyman Seba çıktı karşımıza..
Sakarya’da doğmuştu abhaza asıllıydı Süleyman Seba.. O zaman Beşiktas’ta oynama hayalleriyle yanıp tutuşan bir sürü gençle beraber Beşiktaş’ın o zamanki futbol okulu sayılabilecek Kabataş erkek lisesinde okudu.. 5 senede 4 İstanbul lig kupasını kazanan Beşiktaş’ın efsane kadrosunda onun ismi vardi.İnönü stadının açılışı sırasında İsveç’in AIK takımıyla yapılan karşılaşmada ilk golü atarak, taraftarlarının her zamanki aşkla seyrettiği mabede unutulmayacak şekilde ismini yazdırmıştı bile.. Futbolu erken yaşta sakatlığı dolayısıyla bırakmak zorunda kalsa da onu efsaneleştiren süreç sona ermedi..
90 metrekarelik evi ve bir kadeh rakısından baska bir şeyi olmayan Süleyman Seba Beşiktaş’ın içler acısı haline daha fazla dayanamayıp arkadaşlarının baskısıyla başkanlığa aday olmaya karar verdi.. Başkanlığı ilk kazandığında antrenman sahaları çökmüş soyunma odaları fare istilasına uğramıştı.. Demirbaş listesini hazırlatmaya giriştiğinde ise durum çok daha vahimdi Beşiktaş’ın 2200 kupasından 1200 e yakını kaybolmuştu.. Bugünkü Beşiktaş’ın bütün binalarının altyapı tesislerinin altında onun imzası olsada her şeyden önemlisi Beşiktaş’a bıraktığı manevi mirası idi.. Belki televizyonlardan şerefli ikinciliğin anlamını o zamanlar kavrayamayacak kadar küçük olsakta Beşiktaş’ın şimdiki halini gördükçe televizyondaki bıyıklı amcanın sesi kulağımızda çınlıyor.
Hakemlerin yeşil sahanın güzelliğini katlettiği günlerde başkana şikayete giden kaptan Metin Tekin, başkanın cevabını aldığında karşısındakinin neden “Süleyman Seba” olduğunu anlamış olmalıydı.. Siz Beşiktaş’ta oynuyorsunuz, bir gün bile o formayı giymek için hayatını verecek binlerce insan var, o yüzden siz öyle oynayacaksınız ki hakemide yeneceksiniz.” demişti yaşlıca yüzündeki ayni saygi ve kararlılıkla.. Şimdinin maratonlarında futbol dersi verenler 5 metrelik ofsayta düdük çalamayacak kadar korkarken “Hocam sahana geçte başlayalım” diyen Metin Tekin, şüphesiz Süleyman Seba’dan hayat dersi alabilen şanslı insanlardan biri olarak görüyordu kendini..
Yine bir şerefli ikincilik öncesi Galatasaray’ın Ankaragücü’ne para vererek şampiyonluk hesapları yaptığını duyan genç bir yönetici Ankara’ya teşvik primi vermek için yola çıkmaya hazırlanırken yine karşısında Süleyman Seba’yi bulacaktı ve her biri ders gibi cümlelerinden birine daha tanıklık etmiş olacaktık.. ”Bir kişiyi her zaman, herkeside bir defa aldatabilirsiniz ama herkesi her zaman aldatamazsınız..” diyen yine Süleyman Seba olacaktı.. Bazen düşünürüm o zamanın şampiyonu Galatasaray yöneticilerini kaç kişi hatırlar hatta Beşiktaş’li olmama rağmen Ankara’ya teşvik primi vermeyi teklif eden yöneticinin yüzü bile hayal meyal aklima gelir ama Süleyman Seba’nın adını her duyduğumda önce ünlü bıyıklarıyla beraber şefkatli yüzü belirir gözümün önünde sonra da hayat boyu bana yol gösterecek davranışları..
Aslında derin devlet ilişkileriyle başkan olduğu söylentilerine, Süleyman Seba’dan sonra mafya babalarına pasaport verip yurtdışına kaçıran yöneticilerin olduğunu hatırlatmak için yazabilirdim daha… ya da gördüğü onca ihanetten sonra kendine has üslubuyla “dostlarım… dostlarım… ben en çok dostlarımdan korkarım…” demesini yazabilirdim..
Tek mal varlığı olan 90 metrekarelik evini Beşiktaş’ın altyapı tesislerini kurarken ipotekletmesini ve hala ayni evi ve ayni bir kadeh rakısından başka bir şeyi olmadığını da anlatırdık uzun uzun… ama Süleyman Seba’nın gösterdiği yoldan bakabilmek varken yeşil sahalara bir kez daha, kelimelerle anlatılamayacak bir insan için lafı uzatmanın gereksizliğinin farkındayım…

Kategori Efsaneler, Namewith Yorumlanmamış →

David Seaman09.19.08

Nick Hancock : “Eğer David Seaman’ın babası zamanında prezervatif kullansaydı, biz hala Dünya Kupası’nda olurduk”

Kategori Efsaneler, Namewith Yorumlanmamış →

Parma ve Parmalat09.15.08

Futboldaki endüstrileşme hareketinin kulüpleri sponsorlara bağımlı hale getirdiğine verilebilecek en güzel örneklerden biri Parma-Parmalat ilişkisidir. Bugün eğer Parma Serie B’de ise Parmalat’ın yaşadığı yolsuzluk skandalının payı olduğu inkar edilemez bir gerçek.

1990′a kadar önemli başarılara imza atamamış bir kulüptü Parma. 90-91 sezonunda Serie A’ya yeni çıkmışlardı. Kulübü Serie A ile tanıştıran teknid direktör ise çoğumuzun yakından tandıığı Nevio Scala idi. Serie A’ya yeni çıkan bir takım için en büyük kabuslardan biri herhalde ilk maçı Juventus ile oynamaktır. Bu şanssızlığı yaşayan Parma  2-1 lik mağlubiyetle başlar lige ama başarılar pek de uzakta değildir. Maradonalı Napoli’yi yeneceklerdir 15 gün sonra. 

İşte tam bu sıralarda kulüp için milat sayılacak bir olay yaşanır. Tanzi ailesine ait Parmalat adlı süt ürünleri şirketi kendi yöresinini kulübünün %45 lik hissesini alığ ana sponsor olacaktır. Bunun Parma’ya neler getireceği ya da Parma’dan neler götüreceği uzun yıllar sonra ortaya çıkacaktı.

Parmalat sponsporluğunda Serie A’da ilk sezonunu altıncı bitirir Parma ve UEFA Kupasında oynamaya hak kazanır. CSKA Sofya’ya elenirler süpriz bir şekilde ertesi sene ve fakat o yıl finalde Juve’yi geçip İtalya Kupasına uzanırlar. Parma’da işler çok iyi gitmiştir, Tanzi ailesi de mutludur, daha da mutlu olacaklardır. 

92-93 sezonunda tarihinin o güne kadar ki en önemli maçına çıkar Parmalı oyuncular Wembley’de. Kupa Galipleri Kupası finalinde Belçikalı Royal Antwerp ile oynarlar ve açı 3-1 kazanırlar. İtalyan orijinli Süper Kupa finalinde ise  Milan’ı 2-0 yenerler.  Ertesi yıl yine Kupa Galipleri Kupası finalindedir fakat Arsenal’e 1-0 kaybedeler bu kez. O zamanları hatırlayanlar bu maçın özel bir Türk televizyonundan da naklen yayınlandığını bilirler. Aynı kişiler Parma’nın kısa zamanda Avrupa’nın en büyük kulüplerinden biri olmasını ve Scala mucizesini hayretle izlemektedir (96da Ancelottti geçer takımın başına). 1995 ve 1999′da iki kez UEFA Kupası kazanır Parma. Bu esnada Tanzi ailesi yine mutludur. Bu başarılarının ardında payları büyüktür, takımda çok önemli yıldızlar bulunmaktadır. Tomas Brolin, Fabio Cannavaro, Gianfranco Zola, Faustino Asprilla, Dino Baggio, Hernan Crespo, Enrico Chiesa, Diego Fuser, Adrian Mutu, Lilian Thuram, Serigo Conceiçao, Fernando Couto, Adriano bu futbolculardan bazılarıdır. 95′te Stoichkov transferiyle zaten yaygarayı koparmışlardır Avrupa’da. Taffarel, Appiah ve Hakan Şükür ise tanıdık Parmalılardan olmuştur 2003′e kadar. 

Parmalat’ta da işler iyi gidiyordu ya da en azından öyle görünüyordu. Caserta bölgesinde mafyayla iş birliği yaparak pazarın %90′ını ele geçirmişlerdi. Casaleli mafyalar işi o kadar sulandırmıştı ki işi rakip firmaların tır şoförlerini dövmeye kadar götürüyorlardı. Süpermarketlere yapılan baskılarla Parmalat ürünlerinin satılmasını sağlıyorlardı. Parmalat mafyayı kullanarak tekel haline gelmişti tabi mafyaya ödediği bedel karşılığında. Bu paralar mafyanın Parmalat’tan zorla aşırdığı paralar olarak gösterilebilir ancak Parmalat bunun ihbarını hiçbir zaman yapmadı. Olayla ilgili soruşturma yapacak olan savcıları ile rüşvet ve mafya gücü ile etkisiz hale getirebiliyordu. Belli bir zaman sonra ise ellerinden çıkan bu paraların legal olarak gösterilmesi sorununu sahte faturalar, sahte sponsorluklar, yıl sonu satış kotası üzerinden sahte ikramiyeler olarak gösterip her türlü muhasebe sorunun çözüyorlardı. Böylelikle bir Eurolat İmparatorluğu kuruluyordu fakat bu muhasebe yolsuzlukları en tepede de olmaya başlamıştı Parmalat’ta. Off-shore hesapları kullanılarak yapılan sahte trade’ler belli bir zaman sonra gün yüzüne çıktı. Şirket hisseleri borsada taban yaptı ve Tanzi ailesi 8 milyar euro hortumladı şirketten. Kısa zaman önce okyanusun diğer yakasında yaşanan Enron yolsuzluğundan sonra tarihin en büyük ikinci yolsuzluğu ortaya çıkmış oluyordu Parmalat skandalı ile. 

Parmalat skandalından sonra sahipsiz kalmıştı Parma, dönemin Real Madrid başkanı Lorenzo Sanz’ın kulübü satıl aldı. Bütün olumsuzluklara rağmen iyi bir sezon geçirdi Parma. 2007 yılında kulüp yine el değiştirdi, bu konularda daha amatör ruhlu Tommaso Ghirardi sahibi oldu kulübün. Ancak eski günlerini aradı Parma hep. Bir türlü istikrar yakalanmıyordu ve beklenen gerçekleşti, 2008 Mayıs’ında Serie B’ye düştüler. Parmalatın çöküşü Parmanın da sonunu getirmişti. 

Crespo’yu satarak en yüksek bonservis bedelini kazanan Parma da, geçen sezon finansal imkansızlıklardan Serie B’ye düşen Parma da aynı takımdı. Büyük gemi çökünce yanındaki ufak gemileri de batırıyor demek doğru sayılabilir Parma - Parmalat hikayesi için. Gollerini Livorno için atıp sol yumruğunu sıkan Cristiano Luccareli de forma giyiyor Parma’da. Tarihin en büyük endüstriyel tokadını yemiş Parma için de goller atar ve Parma’yı tekrar Serie A’da görebiliriz belki. 

Kategori Efsaneler, Namewith 1 yorum var →

Beykozspor 190809.13.08

Beykozspor logo

Beykozspor

Almanya’nın nasıl 1860 Mühih’i varsa Türkiye’nin de Beykoz 1908′i var. Beşiktaş - Galatasaray - Fenerbahçe triosundan sonra kurulmuş ilk üç takımdan biri Beykoz 1908, diğer iki takım ise vefa ve Anadolu. Ayrıca birinci lige Fenerbahçe ile birlikte katılmabilmiş iki İstanbul Asya yakası takımından biri. Birinci ligin kurulduğu 1958′den 1966′ya kadar kalabilmiş Birinci Ligde. Şu anda üçüncü ligdeler. 

Beykozspor’u bilenler TTNet ile yaptıkları sponsporluk anlaşması ile bilirler. Tabi bu basketbol dalında yapılan bir anlaşma. Beykoz’da da bir adet spor salonları var ve birinci ligdeler. Büyük kulüplere karşı mücadeleleri devam ediyor basketbolda.

Bu kadar geniş bir maziye sahip olma ister istemez başarıları da getirmiş tabi Beykozspor’a. Müze açacak kadar kupa kazanabilmek önemli bir başarı ve yukarıdaki fotoğraftan da belli oluyor zaten. Geçmişiyle Türk futbolunun vazgeçilmez değerleri arasında gösterilebilecek bir spor kulübü Beykozspor 1908. İşin güzel tarafı ise hala takımına sahip çıkan insanlar var.  http://www.beykoz1908.com adresli bir taraftar sayfasına sahipler, forumlarındaki “anılar” kısmı ise okumaya değer kesinlikle.

Türk futbol sahnesinin ön sıralarından uzun yıllar önce geçip gitmiş bir kulüp Beykozspor ama etkisi, ismi hala önemli bir geçmişin sembolü ve taşıyıcısı. Pekçok İstanbul semt takımının yaptığı gibi onlar da önemli işlere imza attılar ve sönüp gittiler. Bu sönüp giden takımlar ise başka bir yazının konusudur.

 

Kategori Efsaneler, Namewith 1 yorum var →

Majid Musisi09.04.08

Bursapor’un finalde kaybettiği Inter-Toto Kupası Finali hala akıllarda. O dönemlerde takıma büyük ivme kazandıran üç futbolcu varsa ve bunların ikisi Ercüment ve Baliç ise üçüncüsü de Mususi’dir. 4-0 lık Wimbledon galibiyetiyle başlayan seri şanssız bir yenilgi yüzünden bir efsaneye dönüşememişti ancak ilk Inter-Toto Kupasına damgasını vurmuştur Türk takımlarının ve akabinde Türk takımlarının Inter-Toto maçları naklen yayınlanmaya başlanmıştır ertesi sezon. Tabi İstanbulspor’un kupaya katılması ve Interstar TV bağlantısı da vardı o dönemde.

Musisi’nin esas olayı ise timsah yürüşünün mucidi olmasıydı. Bugün hala timsahlar diye anılan bir takım var ortada. Şehrin tanıtımını bir yana bırakıyorum gerçekten futbol tarihinin en güzel go/galibiyet sevinçleri arasında yer alır bence timsah yürüyüşü. Karlsruhe maçında icat edilmiş bu olay. Hani o kaybedilen yarı finalde, Ercüment’in penaltıdan ağları deldiği maçta.

Bursaspor’dan sonra Dardanelspor’da oynar Musisi ama pek de parlak geçmez o yıllar, en azından Bursaspor yılları kadar parlak değildir. Timsah yürüyüşü yapmayı özlemiştir belki de. Daha sonra bol timsahın yaşadığı Güneydoğu Asya ülkelerine futbol oynamaya gider. Gariban Afrika’nın gariban memleketine, doğduğu yer olan Uganda’ya döner son olarak. Özel yaşam futbolcu için önemli derler, bu kural kendini gösterir. Musisi AIDS nedeniyle ölür.

Türkiye liglerinin efsanevi siyahi yıldızları oldu. Komphela, Coulibal, Kona, Mosheau, Kushe, Preko gibi. Musisi de onlardan biriydi. O da diğerleri gibi kara teninin talihine yansımasıyla sönüp gitti. Ne diyelim, huzur içinde uyusun.

Kategori Efsanelerwith 2 yorum yazılmış →

Ernst Willimowski08.27.08

Silezya kökenli Alman bir futbolcu Ernst Willimowski. Lakabı Ezi. Heme Polonya hem de Alman milli takımlarında oynamış bir futbolcu. Polonya milli takımında oynaması ise yaşadığı yerin Birinci Dünya Savaşı sonrası imzalanan Versay Anlaşmasıyla Polonya’ya bırakılması. Babası da savaşta Alman ordusundayken ölür. 13 yaşından itibaren üvey babası tarafından bir Alman gibi yetiştirilmeye başlanır, tabi evde geçerli olur bu. Ev dışında konuştuğu dil Lehçedir (Polonya dili). Kendini de her zaman Silezyalı olarak itham eder. Silezya; Almanya, Polonya ve Çek Cumhuriyeti arasında kalan yere deniyor.

Willimowski, futbola FC Kattowitz’de başlayıp 17 yaşında Polonya takımı olan Ruch Wielkie Hajduki’ye geçer (şimdiki adı Ruch Chorzow). Tabi o zamanlar büyük transfer rakamlarından bahsetmek imkansız. İlk sezonunda 33 gol atarak epey de dikkat çeker Ezi. Kendisiyle ilginç bir detay ise sağ ayağında altı parmak olması. Genel olarak da sağ ayağını kullanan bir futbolcudur. 1934 ve 1936 yıllarında Polonya’da gol krallığı, bu dönemde oynanan 86 maçta atılan 112 gol Ezi’ini başarıları arasında. 21 Mayıs 1939′da oynanan ve 12-1 kazandıkları Union Touring Lodz maçında tam 10 tane gol atmış.

Aslında daha çok Polonya milli takımı başarıları ile bir futbolcu Ezi. 1938 ‘de Fransa’daki Dünya Kupası’nda Brezilya’ya bir maçta 4 gol atarak tarihe geçer çünkü o zamana kadar bir futbolcunun bir maçta kaydedebildiği en yüksek gol sayısıdır bu. 5. gol atma fırsatı da eline geçer bir penaltı dolayısıyla fakat penaltıyı takım arkadaşlarına bırakır. Maçı 6-5 kaybederek elenirler. Ezi’nin bu rekoru ancak 56 yıl sonra ABD’de Rus Salenko Kamerun’a 5 gol atınca kırılacaktır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sadece dört gün önce oynadıkları Macaristan maçında ise 2-0 yenik düştükleri maçta sonradan üç gol atar ve maçı çevirirler.

Derken savaş patlak verir. Alman vatandaşlığına geçip polislik yapmaya başlar. O dönemde Polonyalılara futbol oynatılmadığı Almanya’da top koşturabilmek için tek yoldur bu. Bu esnalarada eski Alman kulübü tarafından tehdit edilir. Formasında “P” harfi taşımakla suçlanır ki bu Polonya’ya ithafen yapılmış olarak algılanmaktadır dönemin Nazist Almanya’sında. O sıralarda annesi Auschwitz’e toplama kamplarına götürülür ama oradan sağ çıkmayı başarır. Ezi annesini tekrar göremez. Uzun sürecek memleket hasreti ve ızdırap dolu yıllar başlamıştır Ezi için.

1942-44 yılları arasında TSV 1860 Münih’te oynar ve burada bir şampiyonluk kazanır. Alman milli takımıyla maçlara çıkmak zorunda kalır. İlk maçında Romanya’ya 2, ikinci maçında Finlandiya’ya 3 gol atar. Silezya bölgesinde kendi memleketinde bir maça çıkar Alman milli takımıyla. Rakip yine Romanya’dır. Staddaki 55,000 kişi ki bu savaş dönemi için bir rekor, maç boyunca Ezi’yi alkışlar. 1942′de İsviçre’ye 4 gol atar. Almanlarla çıktığı 8 maçta 13 gol atmıştır. Son maçında 1942 sonunda Bratislava’da çıkar.

Esas zorluklar savaştan sonra başlar Ezi için. Polonya Hükümeti tarafından hain olarak ilan edilir. Silezya’ya geri dönmesine izin verilmez. Daha sonra restaurant işletmeye başlar ve yıllar böyle geçer ama asla Silezya’ya geri dönemez. Hatta 1974′de Almanya’da düzenlenen Dünya Kupası’nda konaklamaya gelen Polonya milli takımını ziyaret etmek ister fakat Polonyalı yetkililer buna izin vermez. 1995 yılında eski takımı Ruch Chorzow 75. kuruluş yıldönümü için onu ülkesine davet eder ama bu kez de o gidemez. Kısa zaman sonra da Karlsruhe’de hayatını kaybeder.

Wladyslaw Szpilman’ınki gibi birçok acılı hikaye çıkardı İkinci Dünya Savaşı Polonya topraklarında. Ezi’ninki de onlardan biriydi. Her ne kadar ülkesini işgal eden Nazi güçlerinin futbol takımına karşı futbol oynayıp topu boş kaleye vurmak yerine santraya vurmanın gururuna yaşayamamışsa da altı parmaklı ayağıyla attığı gollerle çoktan efsaneler arasındaki yeri almıştır Willimowksi.

Kategori Efsanelerwith 1 yorum var →

Geçmiş Zaman Olur ki #2 : Nasıl kaçırdın o penaltıyı Roberto Baggio?08.18.08

Karşımdaki kutunun içinde neler döndüğünü anlık aklımla idrak edebildiğim ilk dünya kupası olmuştur 1994′te Amerika’da yapılan. Ercan Taner’in Boston’daki bir stadyumdan TRT Ankara stüdyosu ile canlı yayın bağlantısı yaptığı günler hala aklımda. İlk maç Almanya ile Bolivya arasında oynanmıştı, şampiyonlar liginde Galatasaraylı Hayrettin Demirbaş’a Monaco formasıyla attığı gollerden bildiğim Jurgen Klinsman bu kez Almanya formasıyla golünü atıp 1-0 lık galibiyet getiriyordu takımına. Rus Salenko’nun Kamerun kalesine yağdırdığı goller, Bulgar Stoichkov’un efsaneleşmesi, Maradona’nın kokain skandalı yine bugünlerde meydana gelen birkaç olaydı. Turnuavada fazla şanslı gözükmeyen İtalya ise Roberto Baggio’nun gayretleriyle yarı finale yükselmişti. Hakemin yardımı esirgememesi ve Baggio’nun mücadelesi final kapısını da araladı İtalya için ancak bu yarı final mücadelesinden mağlup çıkan Bulgaristan takımının yıldızı Stoichkov’un “Tanrı bizim final oynamamızı istiyordu ama hakem İtalya’yı istedi” şeklindeki açıklaması uzun süre konuşuldu. Diğer taraftan İsveç’i mağlup eden Brezilya final karşılaşmasının diğer tarafı oluyordu. Türkiye saati ile gece saatlerinde oynanan maç; ABD’de kavurucu güneş altında Pasadena şehrinin Rose Blow Stadyumunda 94194 kişinin önünde 22 yetenekli futbolcunun müthiş mücadalesine sahne oluyordu. Uzaktan gelen bir şutu İtalyan kalecisi Pagliuca elinde kaçırıyor ve büyük tesadüfle top direkten dönüyordu. Pagliuca ise direğe olan minnetkarlığını öperek gösteriyordu. Milyonlarca insanın 120 dakikalık bekleyişi, golsüz biten maçın penaltılara kalmasıyla artarak devam edecekti. Brezilya’nın penaltıda kurtarmadaki üstün yeteneğiyle bilinen kalecisi Taffarel önce bir penaltıyı kurtarıyor. Daha sonra İtalya için “tamam mı devam mı” anlamına gelen penaltı için topun başına Baggio geçiyor. Karşısındaki kalede Taffarel var. Stadyumda büyük bir sessizik, herkes dua etmekle meşgul. Baggia topun üstüne geliyor ve topu direğin üstünden dışarı yolluyor. Stadyumda büyük sevinç gösterileri başlarken Baggio belki de kulakları sağır kesilerek resimde gözüktüğü gibi derin bir sessizliğin içinde boğuluyor, geçen yıl dünyanın en iyi futbolcusu seçilmiş kişinin duruşu anlatıyor her şeyi. Olmayınca olmuyor ancak futbol tarihine de bir şekilde geçiyor Baggio.

Kategori Efsanelerwith Yorumlanmamış →

Geçmiş Zaman Olur ki #1 : Ruben Mendoza05.01.08

Ruben Mendoza2 Haziran 1931′de ABD’de St. Louis’de doğdu Ruben Mendoza. 8 yaşındayken ailesiyle birlikte Meksika’nın Durango eyaletine yerleşti. Futbola Durango’nun sokaklarında başladı, mahalle maçlarında takımının lideriydi. Maçta kimlerin oynayacağını kendi seçerdi. Lider konumunda oldu hep. Mahallenin büyükleri tarafından en çok sevilen çocuk oldu bu yüzden ama asla şımarmadı. Mahalleler arasındaki çıkan kavgalarda da her zaman ağabeylik yapardı arkadaşlarına. Anlayacağınız popüler adamdı. Ailesine saygı gösterilirdi onun yüzünden hatta annesi okul aile birliğinin başkanıydı. Herkes büyüyünce çok iyi topçu olacak derdi onun için. Öyle de olacaktı. Atlante Juniors altyapısına girerek başladı profesyonel futbol yaşantısına. Sonra ABD yolu gözüktü, düştü gurbet yollarına. 1950li yıllarda sayısız başarılar kazandı Major League’de. Annesine de mektuplar yazdı hep, üzmedi onu. Attığı gollerle de özellikle röveşatalarla da taraftarlı sevindirdi. O zaman futboldan kimse anlamıyordu Amerika’da ama olimpiyatlarda Rusya ve diğer ülkelere karşı başarı getirince sevdiler Ruben’i. 1958 Dünya Kupası elemelerinde Kanada’ya 5-1 yenildikleri maç son milli maçı oldu. Az zaman sonra futbolu da bıraktı, 1990lara kadar teknik direkötürlük yaptı.. Dolarların, sterlinlerin, euroların konuştuğu zamanın futbol dilinde eskimeyen bir efsane olarak kalmayı başardı Ruben Mendoza.

Kategori Efsanelerwith Yorumlanmamış →

  • You Avatar
    Futbol on birer kişiden oluşan iki takımın karşılıklı olarak birbirlerine gol atma çabasını konu eder. Name ise Farsçada mektup demektir, eski zamanlardan beri Türkçe içinde de kullanılır. İkisi birleşiyor ve Futbolname ortaya çıkıyor. Yukarıdaki hanım kızımızın bu olaylarla hiç ilgisi yok ama çok seviyoruz kendisini, eminim siz de seveceksiniz ^_*
  • You Avatar